Başbakan Erdoğan hele şükür “terörün” (ki “kısmi iç savaş” da denebilir) ekonomik boyutuna da değindi. Şöyle diyordu dün Konya’da:
“Terörden kim kazandı? Türk mü kazandı, Kürt mü, Alevi mi, Sünni mi?
Kim kazandı? Doğu mu, Batı mı kazandı, kim kazandı? “Kimin kazandığını ben sizlere söyleyeyim: Silah satan, mayın satan kazandı, uyuşturucu pazarlayan kazandı. Gençlerin kanıyla beslenenler kazandı, şehitleri, dağa çıkanları istismar edenler kazandı.”
“Bakın 300 milyar dolar kaynağımız terör yüzünden heba oldu. Bu sorun zamanında çözülebilseydi bu imkânlarla Türkiye neleri başarabilirdi? Bu kaynaklarla ne kadar yol, okul, baraj yapılabilirdi?”
Bu konuşma için ‘hele şükür’ diyorum, çünkü sadece ‘anneler ağlamasın’ söylemiyle açılıma yeteri kadar meşruiyet sağlayamazsınız.
Siyasi propagandada elbette duygulara hitap etmek çok önemlidir. Ancak cüzdanlar da yabana atılmamalı.
Şimdiye dek terör piyasasından çıkar sağladıkları için, bundan sonra da kanlı piyasanın devam etmesini isteyenlerin maskesini düşürmek gerekir.
Bu piyasanın işleyiş biçimini anlatmaya çalışırken balon örneğini vermeyi çok severim.
İki yıl önce yazmıştım:
“Doğu ve Güneydoğu sınırında gözetleme yapmak için Türkiye zeplin satın alıyor. Radarından lazerine çeşitli izleme araçlarıyla donatılacak bu özel balonların tanesi 50 milyon dolar. İşletme gideri ise saatte 300 dolar.
Düşünsenize… Birileri bundan komisyon alacak… Birileri kullanacak… Birileri lojistiğini sağlayacak…
Balonun çevresinde bir ekonomik alan oluşacak.
Amaç ne? PKK’lıları izlemek. Peki, PKK olmazsa ne olur? Eyvah, gitti bizim ‘ekonomi’! PKK olmalı ki o ‘ekonomi’ çalışsın.” (Sabah, 13 Mart 2007)
Lafı bir çağrıyla bağlayalım:
Devletin kayıt tutma geleneği güçlüdür. Başbakan Erdoğan terör ekonomisinin bir dökümünü yaptırsa ne iyi olur:
25 yılda kimlere, kaç para ödendi?
Cefakâr vatandaş, “Ülkem için feda olsun” der ama paraların belli odaklara gittiği anlaşılırsa, seyredin gümbürtüyü!
Emre Aköz – Sabah Gazetesi
Önemli süreçlerden geçtiğimiz bu günlerde devlet kendini milletten koparanları içinden atmaya çalışıyor. Bir devlet bunu yapabilirken Kürtler de artık kendilerini teröristlerin temsil edemeyeceğini, etmemesi gerekiğini yüksek sesle dile getirmesi gerekiyor.
Ahmet Altan’ın aşağıda ki yazısında ifade ettiği gibi “Barışı daha başından beri yakmak isteyen bencil Türk siyasetçileriyle, kendi çıkarlarını kendi halkından üstün gören bencil PKK yöneticileri için bu ülkenin geleceğinden ve çocukların hayatından vazgeçemeyiz.
Evet biz de düşünüyoruz ki PKK ya da ismi her ne olursa olsun terör ve şiddet bu ülkede ya da dünyanın hiç bir yerinde çözümün adresi değil çözümsüzlüğün adresi olur. Çözüm için İmralı’yı gösterenler aslında bu ülkede sorunların çözülmesini istemeyenlerdir. Sözüm ona bu sözler üzerinden bu projeye muhalefet edenler de aslında Ayna’ya ayna tutarak yansıyan ışık oyunlarla milletin gözünü kamaştırıp asıl büyük fotoğrafın görülmesini engellemeye çalışmaktadır. Sözün buradan sonrasını Ahmet Altan’a bırakalım…
KÜRT HALKIBir örgüt, kendi halkına böyle bir kalleşliği nasıl yapar?
İlk gelen tepkilere, açıklamalara, maillere bakılırsa “körü körüne PKK’yı destekleyen” bir kitlenin dışında kalan bütün Kürtler şaşkınlık içinde bu sorunun cevabını arıyor.
Sanırım şu anda Kürtlerin duyguları, “Kafes planını” yapanların, Koç Müzesi’nde “çocukları öldürmeye” hazırlandığını öğrenen Türklerin duygularına benziyor.
Onlar da böyle bir kalleşliğe ve çılgınlığa inanamamış, bunun nedenlerini anlamaya çalışmıştı.
Koç Müzesi’nde patlamayan “bombayı” PKK Tokat’ta patlattı ve darbecilerin amaçladığı o kaosu yaratabilmek için üstüne düşeni yaptı.
PKK, bunu ilk kez yapmıyor.
Ahmet Türk’ün önceki gün vurguladığı “33 asker” rezilliğinde olduğu gibi “barışa” her yaklaştığımızda barışı torpilliyor.
Açın PKK’nın eylemlerinin dökümüne bir bakın.
Ne zaman bu ülkede “askerî vesayet” sarsılsa, ordu kışlasına doğru çekilmeye başlasa, demokrasi kapıdan başını uzatsa, PKK bir eylem yaparak, silahın, ordunun, baskının güçlenmesini sağlar.
PKK, “Kürtlerin özgürlüğü” için hareket ettiğini söylüyor ama nedense hep “baskıyı ve şiddeti” özgürleştiriyor.
Yazının devamı »
Dışişleri Bakanı’mız Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu ile ilgili yazılmış çok güzel bir yazı… Hem şahsını tanımak açısından, hem ülkemizin Dışişleri Bakanı’nın hedeflerini öğrenmek açısından, hem de ülkemizin dış politikası konusunda bilgi sahibi olmak açısından okunması gerektiğini düşünüyor ve sizlerle paylaşıyoruz…
—
2002′den beri Türk dış politikasını şekillendiren Ahmet Davutoğlu kim ve Türkiye’yi nereye götürüyor? Stratejisi, geçmişinde gizli.
17 Ağustos 1999′ta sabaha karşı, Ahmet Davutoğlu, şiddetle sallanan evinden kendini dışarı attıktan sonra, o sırada Eskişehir’de bulunan eşi ve çocukları için kaygılanmaya başladı. İstanbul Bahçelievler’deki evinin sokağında bir süre sıkıntıyla bekledi. Bulabildiği bir telefondan Eskişehir’le temas kurup, endişe edecek bir şey olmadığını öğrendiğinde ancak rahatlayabildi. Herkesin sağlığı yerindeydi ama onun içindeki sıkıntı yine de dağılmamıştı. Üzerinde çalıştığı kitabın büyük bir bölümünü içeren dosyalar bilgisayarındaki diskette kalmıştı ve şiddetli bir artçı sarsıntı daha yaşanması halinde, evdeki diğer bir sürü öteberiyle birlikte onca yıllık emeği de yıkıntılar arasına karışabilirdi. Düşünüp taşınıp kararını verdi. Komşularının aksi yöndeki telkinlerine kulak asmadan evine koştu. Bilgisayardaki disketi hızla çekip aldı ve “Stratejik Derinlik” adını verdiği çalışmasının büyük bölümünü depremden kurtardı. Artık gerçekten rahatlamıştı.
Depremden güç bela kurtarılan kitap 2001′de yayımlandıktan sonra büyük bir yankı uyandırmadı. Hem içerik hem de yöntem açısından takdir edilse de, doğal olarak, sadece uluslararası ilişkiler teorileriyle ilgilenen sınırlı bir öğrenci ve akademisyen grubunun dikkatini çekti. Esas gürültü çok sonra koptu. Bugün özellikle komşu ülkelere açılımları art arda uygulamaya sokan yeni Türk dış politikasının temel ilkeleri, “Türkiye’nin Uluslararası Konumu” alt başlığını taşıyan Stratejik Derinlik’te çok önceden yazılmıştı. Kitabın artık Dışişleri Bakanı olan yazarı Davutoğlu, Türkiye’nin son günlerde dillerden düşmeyen “eksen”ini çalışmasında enine boyuna tartışıyordu. Bakan, “Ne coğrafi ne de tarihi olarak Avrupa’dan kopabilir” diyerek nitelediği Türkiye’nin, bölgedeki rolünün de bir an evvel farkına varması gerektiğini söylüyordu. Türkiye’ye merkez ülke rolü biçiyor ve bu rolü hakkınca oynaması lazım geldiğini belirtiyordu. “Tarihte edilgen değil etken olmak, tarihi okumak değil yazmak iddiasındaki her toplum, önce içinde bulunduğu sabit veriler olan zamanı ve mekânı yeniden yorumlamak zorundadır.”
Yazının devamı »
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, Ergenekon’un gizli iktidarını yıllarca ‘iç düşman’ politikasıyla koruduğunu ima etti. Bu politikanın sebebini de “Bir mahallede hiç hırsızlık vakası yoksa mahalle bekçisinin bir önemi kalır mı?” sorusuyla izah etti.
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, ilginç bir Ergenekon tarifi yaptı. Türkiye’de sürekli ‘iç düşmanlar’ üretildiğine dikkat çeken Çelik, ‘mahalle bekçisi’ örneğinden Ergenekon’u anlattı. “Bir mahallede hiç hırsızlık vakası yoksa mahalle bekçisinin bir önemi kalır mı?” diye soran Çelik, şöyle devam etti: “Mahalle bekçisi akıllıysa, kendi konumunu muhafaza etmek için mahallede hırsızların kol gezdiğini yayması lazım. Hatta daha akıllıysa arada bir iki kapıyı kendisinin yoklaması lazım. İşte Ergenekon budur.”
Kimse Yok mu Derneği’nin organizasyonuyla Türkiye’nin farklı illerinden ve yurtdışından gelen gönüllüler için düzenlenen programa AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik de katıldı. Burada konuşan Çelik, bazı çevrelerin sürekli birilerinin devleti ele geçirmeye çalıştığı psikolojisini yaydığını ve ‘iç tehditler’ oluşturduğunu hatırlattı. Çelik, “Yıllar yılı bunu duyuyoruz. Solcular devleti ele geçirmeye çalışıyor. Sağcılar, Aleviler, İslamcılar, Kürtler devleti ele geçirmeye çalışıyor. Devleti ele geçirmeye çalışıyor dediklerini alt alta yazsanız Türkiye’nin nüfusu ortaya çıkar. İnsan kendisine ait olan bir şeyi ele geçirir mi? Böyle bir şey varsa demek ki biz bu kadar insana kendilerini bu devlete ait olduğu hissini verememişiz.” şeklinde konuştu.
Hüseyin Çelik, Bingöl’de 33 askerin nasıl şehit edildiğinin karanlık bir nokta olduğunu belirterek, “Ama yavaş yavaş aydınlanıyor. Türkiye’de ne kadar karanlık varsa millet iradesiyle aydınlanacaktır.” dedi. Etnik kökenlerin önemli olmadığını ifade eden AK Parti Genel Başkan Yardımcısı, Mevlânâ’nın ‘Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar kardeştir‘ sözünün altını çizdi. Bugünlerde Türkiye’nin ayağındaki bir prangadan kurtulmaya çalıştığını anlatan Çelik, demokratik açılım sürecinde Türkiye’nin zedelenmeye çalışılan kardeşliğini onarmaya gayret ettiklerini belirtti.
Kaynak: Zaman Gazetesi
Bu yazı bütün dostlarımız tarafından okunmalı, okutulmalı… Küçücük bir yazı ile durumun özeti çıkarılmış. Bize göre ilçe teşkilat binalarımızda panolara asılmalı, mahalle teşkilatlarımıza dağıtılmalı, toplantılarda okutulmalı.
Gündemin ve dezenformasyonun yoğunluğu içinde bize buraya getiren asıl durumun ne olduğunu hatırlatacak, hafızalarımızı tazeleyecek, basit ama önemli bir yazı…
Aziz milletim. İnsanlık adına, insaniyet namına hamle yapacağın bir rampada, sana kıymak istiyorlar. Bir asırdır, sırtına binen vicdansız, acımasız, zalim cuntacı bir zihniyetin elinde inlediğin yeter artık.
Gerçekleri gör artık. Dün Munzur kenarında çocuklarını, bir araya toplayıp kurşundan geçirenler; “ama onlar da isyan etti” diyerek binlerce masumu katledenler, bugün hâlâ aynı kafadalar. Şimdi de bir müzeye toplayacakları çocuklarını, dinamitle havaya uçurmanın planlarını yapıyorlar. Ben yazarken inanamıyorum, onlar ise hâlâ koltuklarında oturarak, daha korkunç planlar yapmaya devam ediyor.
Milletim uyan artık. Gazete ve televizyonlarda elleri var. Susturucu taktırıyorlar. Gerçekleri sana duyurmak, istemiyorlar. Anlı şanlı medya patronları, yöneticileri duymuyorlar, duyurmuyorlar.. görmüyorlar, gördürmüyorlar… İhanetler perdeleniyor. Cuntacılar aklanmaya çalışılıyor. Yüksek yargıda, üniversitelerde, barolarda, iş dünyasında adamları var. Şu anda Ergenekon davasında köşeye sıkıştıkları için hepsini cepheye sürüyorlar.
Milletim uyan artık. Yıllardır, komplolarla, provokasyonlarla, tezgâhlarla seni Türk-Kürt, Sünni-Alevi, laik-dindar, ilerici-gerici diye bölmeye çalıştılar. Gazetecileri, aydınları öldürdüler, “dindarlar yaptı” dediler. Sivas’ta masumları otellerde yaktılar, “Sünniler yaptı” dediler. İntikam gibi göstermek için Başbağlar’da katliam yaptılar, “Alevilerin, Kürtlerin işi” dediler… Güneydoğu’da 17 bin 500 cinayet işlediler, bizi bölmenin ateşini körüklediler.
Cuntacılar kadar zalim, onlar kadar vicdansız medya yöneticileri olmasa, üç günlük ömürleri var. Bu kadar net konuşuyorum. İsimlerini vermeyeyim, sen onları, bu Kafes eylem planlarını hiç yazmamalarından, ana haberlerine hiç taşımamalarından tanıyacaksın. Dört gazete, dört televizyon kanalı, üç gün bunların ihanet planlarını manşetlerine taşısa, ana haberlerde ekranlarda on beş dakika ele alınsalar, bunların işi bitecek. Yüksek yargıdaki koruma duvarları yıkılacak. Darbeci baroların elleri ayaklarına dolaşacak. Ergenekon’a avukatlık yapan siyasetçiler, insan içine çıkamayacak. Ama yapmıyorlar ve yapmayacaklar… Çünkü birlikte inşa ettikleri statüko yıkılacak, milli irade üzerindeki vesayet rejimi son bulacak. Demokrasinin önündeki bütün engeller kalkacak.
Aziz milletim, iş sana düşüyor… Dar bir geçittesin. Tek bir çıkış yolu var. El ele tutuşmalıyız. İnancımız, fikrimiz, etnik kökenimiz, mezhebimiz ne olursa olsun, bugün bu topraklarda insan kardeşleri olarak; insanlığımızı, özgürlüklerimizi, hürriyetlerimizi, onurumuzu, haklarımızı koruma adına, yüreklerimizi birleştirmeliyiz. Demokrasiyi, insan haklarını, hukukun üstünlüğünü hepimiz için istemeliyiz.
Bunun için dostluğa dost, düşmanlığa düşman olmalıyız. Cuntacılar, farklılıklarımızı düşmanlık sebebi yapmak istiyor. Oyunlarını bozalım.
Gelin Türk, Kürt, Sünni, Alevi, laik, dindar ne olursak olalım helalleşelim. Kapanmış yaralarımızı kanatmak isteyenleri, ancak birbirimizi affederek durdurabiliriz.
Aziz milletim. Gel, “daha önce incinmişsen de incitme” diyelim. Bizi, birbirimizden ayırmak isteyenlere karşı tek yürek olalım. Ayrı ayrı yaşadığımız acıları, hepimizin acıları bilelim. Acılarımızı kıyaslamayalım. Karşımızda, hiçbirimize merhameti olmayan, kan dökmeye alışmış, gözü dönmüş caniler var.
Onları ancak, birbirimize olan hoşgörümüz, sevgimiz, gönül beraberliğimiz durdurabilir. Onlar tuzak kurdukça biz, birbirimize daha çok sarılalım. Her köşe başında bir komplo var. Denizin ortasında dev dalgalara yakalanmış gibiyiz. Can yeleklerimiz; sevgiden, insanlıktan, hoşgörüden dokunmuşsa eğer batmayacağız. El ele tutuşursak birbirimizden kopmayacağız.
Milletim uyan artık. Bak yarın bayram. Küskünlükleri unutalım. Birbirimizin haklarına sahip çıkalım, insanlık düşmanı cuntacılara fırsat vermeyelim…
Hüseyin Gülerce – Zaman

Onur Öymen, siyasi kariyeri bakımından ömrünün en zor günlerini geçiriyor. Anasından dünyaya beyaz doğmuş bir “Beyaz Türk”ün, vaktiyle medya infazına uğrayan kader kurbanlarını anlayıp empati yapması için değerli bir fırsattır fakat, fakat “oh olsun” demenin civanmerdlikte yeri yoktur.
Onur Öymen sürç-i lisan filan etmedi, bugüne kadar söylenmesinde mahzur görülmeyen şeyleri, -üstelik grubum beni alkışlar düşüncesiyle- konuştu; grubu Öymen’i alkışladı; hatta Kılıçdaroğlu bile alkışladı Öymen’i. Her şey mûtadı üzereydi; Öymen’i kâküllü Hitler’e benzeten Avrupa mahreçli o poster CHP’nin kimyasını bozdu.
Onur Öymen kendince haklı. “Atatürk’ün Dersim’de yaptıklarını anlatırken bize faşist diyorlar. Ben faşistsem isyanı bastıranlar neydi?” cümlesi ise kendince haklılığın ama hakikat ve tarih karşısında şaşkınlığa düşmenin ifadesidir; devam ediyor: “Benim bir ayaklanmayı Atatürk’ün mücadele yöntemiyle çözülmesini istemem niye Alevileri rahatsız etti, anlamış değilim.”
Aslında anlaşılması hiç de zor değil fakat, fikrî birikimini Atatürk döneminde yapılanları dünyanın en doğru, en mâkul, en isabetli şeyi sayan bir zihniyet için anlamak neredeyse imkânsız. O devri sadece “Nutuk”tan okuyup yazılan her şeyi “nass”, yazarını ise “hakikatin biricik aktarıcısı” kabul edenler için bu retoriğe aykırı her fikir veya tez zındıklık, irticâ gibi görünecektir. Onur Öymen’in şaşkınlığını anlıyor fakat anlayışla karşılamıyoruz. Bu talihsiz konuşma ve o konuşmanın ikinci kere savunulması için sarf edilen sözler, ülkemizde Atatürkçülüğün ve Atatürk’ün ne kadar sathî ve yetersiz kavranıldığını göstermesi bakımından çok dikkat çekicidir.
Onur Öymen ve onun gibi düşünen az sayıda anakronik zihniyetlinin dışında bugün kimse, Dersim Harekâtı esnasında ordunun “ölçüsüz şiddet” kullanmış olduğu gerçeğini alkışlamıyor; vicdan sahibi herkes bugün, Öymen’e tepki gösteren Tuncelililerin ve Alevilerin yanında saf tutmayı insâfın emri sayıyor. Kemal Kılıçdaroğlu ise, rüzgârın âniden ve şaşırtıcı bir tarzda yön değiştirmesiyle siyasi oportünizmden örnekler sunarak itibarını korumak derdindedir fakat onun için de “deniz tükenmiş gibi” görünüyor. Mahalli seçimlerden beri, sarf ettiği her lâfın mâlum gazeteci takımı tarafından, “Bir ok attınız Sayın Kılıçdaroğlu, ânında kebab oluverdi” edâsıyla süslenip püslenmesine alışan Kılıçdaroğlu, lüzumundan fazla şişkin özgüven hissiyle bir süre önce Bakan Mehmet Şimşek’in ailesiyle ilgili çirkin bir imâda bulununca hiç alışık olmadığı bir ayıplamalar zinciriyle karşılaşmış ve sendelemişti. Şimdilerde ise Onur Öymen’i konuşması esnasında alkışlamasının vebalini, koyu bir Tuncelilik gösterisine sığınarak telafi etmeye kalkışıyor ama nâfile. Kılıçdaroğlu, belirli bir zaman dilimi içinde medya için hayli elverişli bir yüz olarak kamuoyunda yükseltildi; şimdi iniştedir.
Asıl konuya geleyim: CHP için ciddi ciddi endişeleniyorum. Baykal’ın oturduğu tahtı güçlendirmesi gereken bütün isimler sırayla tökezliyor; ikinci adam seçiminde bu derece meşakkate düşen bir liderin tahtını koruması zor görünüyor, oysa ki Türkiye’nin Sayın Baykal’a çok ihtiyaç duyduğu bir dönemden geçiyoruz. Bunu duyunca belki biraz üzülecek ama söylemek zorundayım; bugün pek çok vatandaşımız, Baykal’ın gösterdiği tavrın zıddına yoğunlaşmak suretiyle meseleler hakkında esaslı bir fikir sahibi olmaktadır. Ee, kabul edelim ki bu da bir hizmettir!
Ahmet Turan ALKAN – ZAMAN
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in, Meclis Genel Kurul Toplantısı’nda yaptığı konuşmaya tepki gösteren Gaziantep’in Araban ilçesine bağlı Alevi köylerinden Başpınar’lı vatandaşlar, topluca CHP’den istifa edip AK Parti’ye geçme kararı aldı.
Köy muhtarı Hüseyin Kutlu önderliğinde CHP’den istifa edip AK Parti’ye geçmeyi kararlaştıran Başpınarlılar, birkaç gün içinde AK Parti’ye müracaat edip AK Partili olacak. 700 nüfuslu Başpınar köylüleri ve Avrupa’nın değişik ülkelerinde bulunan 500′ün üzerindeki Başpınarlılar, topluca CHP’den istifa edip AK Parti’ye geçme kararı aldı.
Başpınar köyü muhtarı Hüseyin Kutlu, Başpınar köyünde ikamet eden 700 kişinin ve Avrupa’nın değişik ülkelerinde işçi olarak çalışan 500′ün üzerindeki Başpınarlı Alevi’nin AK Parti’ye geçeceğini duyurdu. Kutlu, “CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in, 1937-1938 yıllarında Dersim’de yaşananlarla ilgili yaptığı konuşmayı talihsiz buluyorum. Partinin kurulduğu tarihten beri Alevi köyü olan Başpınarlılar olarak yapılan tüm seçimlerde oylarımızı CHP’den yana kullandık. Başpınar köylüleri olarak Öymen’in bu talihsiz konuşması yüzünden köyümüzde ikamet eden 700 kişi köy muhtarı olarak benimle tek tek görüşerek ve Avrupa’nın değişik ülkelerindeki 500′ün üzerindeki Alevi Başpınarlılar, bize telefonla ve internetle ulaşarak CHP’den ayrılma kararı aldıklarını bildirdi.” dedi.
Bugüne kadar CHP’li olduklarını anımsatan Kutlu, “Başpınar köylüleri olarak üyesi bulunduğumuz CHP’den toplu olarak istifa ediyoruz. Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan’ın, AK Parti’nin kuruluşundan bugüne kadar ayrımcılık yapmadığı ve dürüst politikacı olduğu için Başpınar köylüleri olarak CHP’den toplu istifa ederek AK Parti’ye geçeceğiz. Alevi köyü olan Başpınar köylüleri olarak CHP’den toplu istifa edip AK Parti’ye geçmek için çalışmalarımız sürüyor. Kesinlikle bundan sonra Adalet ve Kalkınma Partiliyiz.” diye konuştu.
Cumhurbaşkanı’na dava açılabilir, hiç bir hukuki karar olmadan Başbakan’ın telefonları dinlenebilir ama yargı mensuplarının telefonları dinlenemez. Peki niye ? Neyi duymanızı istemiyorlar ?
Bejan Matur Onur Öymen’in konuşmasının ardından adeta feryat ediyor hiç ilave bir yoruma gerek bırakmadan:
Suyu zehirleyenler
Meclis’in kürsüsünden millet adına konuştuğunu söyleyen biri, geçmiş acıları deşerek, Dersim’de ağlayan analardan, vazgeçilmeyen mücadeleden söz ediyor. Evet, o zaman da ağladılar. Ve bugün ağlayanlar, o acıların tortuları…
Sen Cumhuriyet kurulurken onca anayı ağlattığın ve dönüp bakmadığın için bugün hâlâ kan akıyor. Soframızda hâlâ acı bir tat. Birbirimize varamayışımız, aynı dili konuşmayışımız geçmişte yaşatılan acılardan.
Nasıl kör, nasıl sağırsın toplumuna. Vereceğin bir gelecek, yeşerteceğin bir cennet hiç olmadı. Ve galiba olmayacak.
İkrah getirmekle susmak arasında tereddütteyim. Ama birileri ölürken susmak… susmak olmaz.
Tıpkı geçmişteki gibi. Şık tayyörlerin, zarif şapkaların Cumhuriyet’i bir kan uykusunda ‘yerlileri’ boğarken hedef ileri medeniyetti. Hâlâ öyle. Barıştan söz edenleri ‘gerici’ olmakla suçluyorlar. İlerici efendiler, Seyit Rıza’nın başından bir şafak vakti aldıkları görkemli sarığını bir konfeksiyon şapkaya değişirken de ileriydiler. Seyit Rıza haysiyetini örtecek bir örtü dışında bir şey istemedi onlardan; ‘Başım açık ölüme gitmeyeceğim.’ dedi. ‘Oğlumu asacaksanız, benden sonra asın.’ Oğlunun ölümünü görmek istemeyen yaşlı, mağrur bir babanın son dileğiydi. Onu bile duymadılar. Geride kurulmuş mangalar yerlilerin yaban bakışlarına çevrilirken, Cumhuriyet’in model kızı, mitralyözün başındaydı Dersim’e havadan bombalar yağdırılıyordu. Bunlar arşivlerinde var. Suçlarını biliyorlar. Ama medeniyet azizim, medeniyet büyük bir sınav! Evet Dersim’de çok analar ağladı. Susmuş değiller, ağlıyorlar hâlâ. Acıları devam ediyor.
Sayfamıza güncellemeye devam ediyoruz. Türkiye'nin dört bir yanından çalışmalarınızı, duygu ve düşüncelerinizi bekliyoruz.
HERŞEY TÜRKİYE İÇİN !